Tevhid Vadisi14/10/2008 | 23:40
Bütün yüzler bu vadiye yönelse, herkes bir gömlekten baş çıkartır. Sayı çok da olsa, az da olsa bu yolda hepsi birle bir eş olur. Zaten her sayı, birin bir kere tekrarından ibaret değil mi?
Sayı çok da olsa, az olsa hep o bir vardır. Hep o bir sayısı tekrarlanır! Sayıda tekrarlanıp duran birdir sana malum olan. Bunun ne haddi, ne hesabı vardır. Öyleyse ezele de bakma ebede de! Ezel de ebed de mahvolup gitti mi elinde ne kalır? Hiç! Madem her şey hiçtir, hiçlikten ibarettir, hakikatte yokluktan başka ne vardır?
Sayfa: 223ÿ
İskender'in Elçiliği11/10/2008 | 23:10
İskender; o büyük padişah, bir yere elçi gönderecekti, kimseye belli etmeden elbiselerini değişti, elçi olarak kendi gitti. Gittiği yerde, kimsenin duymadığı şeyleri “İskender şöyle buyurdu” diye nakletti. Ama kimse de onun İskender olduğunu anlamadı, çünkü kimsede İskender’i görecek göz yoktu, “ben İskender’im” dese de inanmazlardı.
Padişah’a her gönülden bir yol gider ama yolunu şaşırmışlar onu bulamaz ki! Odanın dışında olana padişah yabancıdır. Odanın içinde isen üzülme, padişah da orada!
Sayfa:64ÿ
Hüthüt'den8/10/2008 | 23:05
“A eli boşlar, a yüreği bozuklar! İyi bilin ki aşk, yüreği bozuklarda olmaz.
A yoksullar! Bu eli boş halinizden ne elde ettiniz ki? Bu iş ne kadar daha böyle gider ki? Aşk ile bozuk yürek bir arada durur mu? Aşkın kıymetini bilebilseydiniz güle oynaya can feda etmeye giderdiniz.
Simurg örtüyü kaldırıp güneşe benzer yüzünü gösterdiğinde yüzbinlerce gölge yerlere serilmişti. Göz sahipleri, o gölgelere bakabilir yalnız. Simurg aleme gölgesini saldığından bunca kuş suretleri meydana geldi. Bunu iyice bildin mi işleri yoluna koydun demektir. Bunu bildin mi bir de iyice anla. Anladıysan sakın açığa vurma! Kendinden geçen kişi artık O’nu seyr makamına varmıştır. Bu makama varırsan “Hak oldum” sanma. Onun denizine dalmış olan birisi nasıl olur da hulüle inanır? Bu ne boş söz, bu ne abes iş! Gizli şeyin gölgesi olur mu hiç? Simurg apaçık meydandaydı ki aleme gölgesi vurdu. Eğer Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir. O’nun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün olmadığından lütfuyla bir ayna icad etti. Gönül derler o aynaya; gönlüne bak da Simurg’u gör!....
Sayfa:63ÿ
Açık Kapı5/10/2008 | 22:35
Kendinden habersiz biri Allah’a yalvarıyor, “Ya Rabbi, lutfet de bana bir kapı aç.” Diyordu.
Rabia da tesadüfen orada bulunuyordu. “A gafil!” dedi. “O kapı ne zaman kapalıydı ki?”
Sayfa:201ÿ
Padişahın Sevdiği Köle28/9/2008 | 17:34
İyi huylu, temiz yürekli bir padişah, gümüş bedenli kölesine aşık oldu. Onu öyle severdi ki bir an bile yanından ayırmazdı. Bu padişahın tehlikeli bir de eğlencesi vardı. Bir elmayı hedef yapıp kölenin başına koyar, sonra köşkün bahçesinde atışı bırakana kadar kölenin yüzü kurumuş otlar gibi sapsarı olurdu. Bu durumu bilmeyen biri ona “gül gibi yüzün, neden altın gibi sararmış? Padişah seni bu kadar sevdiği halde neden yüzün sarı, anlat bana.” Dedi. Köle anlatmaya başladı: “Başıma hedef olarak bir elma koyuyor ve karşıma geçip nişan alıyor. Eğer ok bana isabet ederse benim için “zaten iyi bir köle değildi, kölelerimin arasında en kusurlusu oydu” der. Yok, eğer ok hedefe rastlarsa herkes, “ bu padişahın bahtındandır” der, geçer. Ben ise bu iki dert arasında kıvranıp duruyor, hiç uğruna canımı tehlikeye atıyorum.” Sayfa:55 ÿ
Su Üstüne Kurulan Yapı25/9/2008 | 17:31
Bir meczuba sordular: “şu iki alemin aslı nedir ki bunlar da bunca hayaller, vehimler var?”
Meczup dedi ki: “ her iki alem de yukarısı, aşağısı aslında bir damla sudan ibaret. Ne var, ne de yok. Önce bir damla su yaratıldı, sonra sevgili o damladan göründü. Sudan yaratılan her şey demir gibi sağlam olsa bile baki kalmaz. Demirden sertini bulamazsın alemde, onun harcı suyladır, bak da gör!
Suyun durulduğunu gören hiç yok, peki su üstüne kurulan yapının duracağını kim söyleyebilir?”
Sayfa:49 ÿ
Hz. Yakub’un Hz. Yusuf’a Olan Sevgisi25/9/2008 | 17:26
Hz. Yusuf’u babasından ayırdıklarında Hz. Yakub’un gözlerine ak düştü, göremez oldu. Artık gözlerinden kan ırmakları akmakta, diline daima Yusuf’un adı düşmekteydi. Öyle ki sonunda Cebrail geldi; buyruğu iletti; “Artık Yusuf’un adının ağzına alırsan adını peygamberlerin arasından sileceğiz” dedi. Emir böyle olunca Hz. Yakub, Yusuf’un adını ağzına almadı ama gönlünden de silemedi.
Sonra bir gece Hz. Yakub oğlunu rüyasında gördü, yanına çağırmak istedi.
Ama emri hatırlayınca kendisini toplandı, seslenmedi. Yüreği öyle yanmıştı ki, kendini tutamadı, yürekten bir “ah” çekiverdi. Rüyadan uyandığında Cebrail geldi, dedi ki:
“Yusuf’u gördüğünde adını anmadım ama o anda öyle bir ah ettin ki! Analdım ki sen hakikatte tövbeni bozdun.”
Hele bir bak, bu işi aklın başına ne sevdalar getirir; aşk insana neler eder!
Sayfa:61ÿ
Padişahın Yeni Sarayının Kusuru18/9/2008 | 12:43
Padişahın biri yığınla para harcayıp süslemeleri altınla gümüş olan bir saray yaptırdı. Saray dayalı döşeli hale geldiğinde padişah bir davet verdi. Ülkenin bütün ileri gelenlerini çağırdı. Onlara önce sarayı gösterdi, sonra mükellef bir sofraya oturttu.
Yemekten sonra davetlilere “Sarayı gezdiniz, içinde bir eksik, kusur göreniniz var mı?” diye sordu.
Herkes hayranlığını belirtti. Yalnız bir zahit ayağa kalkıp “Padişahım!” dedi, sarayında öyle bir delik var ki o olmasa, cennet bahçelerinden biri sayılırdı.”
Padişah “Ben bile böyle bir delik görmedim de sen o cahilliğinle nasıl gördün, neredeymiş bu delik?” dedi.
Zahit, “Azrail’in gireceği deliği tıkamamışsınız padişahım” dedi. “Eğer o deliği tıkamazsanız ne saray kalır ne de tac-u taht.
Tam yaşanılacak yer, ama bakî değil. Cennet gibi ama ölüm onu çirkin gösterecek. O yüzden buraya hiç ayrılmayacakmış gibi yerleşme. Dizginlerini elden bırakıp serkeşlik etme!”
Sayfa:112
Hiç'e Saymak16/9/2008 | 22:46
Bir sûfî Bağdat pazarını gezerken bir ses duydu, bir satıcı, “bir hayli halım var, çok ucuza satıyorum, alan yok mu?” diye bağırıyordu.
Sûfî, satıcının yanına yaklaştı, “ucuza satıyorum diyorsun, hiç’e de verir misin?” diye sordu.
Satıcı, “git başımdan be adam! Sen deli misin ki? Kim hiçe karşılık başkasına bir şey verir?” dedi.
Sûfî, “Allah veriyor” dedi. “üstelik hiçe karşılık her şeyi veriyor, istersen daha fazlasını da ihsan ediyor.”
Allah’ın rahmeti öğlen güneşi gibidir, ışığının ulaşmadığı yer olmaz. Rahmetinin büyüklüğüne bak ki, bir müşrik için resûlünü azarlamıştı.
sayfa: 95
Mezar Başında Ağlayan Şeyh16/9/2008 | 13:53
Bir adamı gömüyorlardı. Şeyh Bısri de o mezarın başına gitti. Mezara bakıp duruyor, kendi kendisine ağlıyordu. Diyordu ki:
“Ne çetin bir iş bu. Bu alemin son konağı mezar, o alemin de ilk konağı yine mezar; öyleyse ilk konak da yerin altı, son konak da. Renkten, gösterişten ibaret olan ve sonu bundan, yani mezardan ibaret olan bir aleme gönül verilir mi? Ne zamana kadar sonu mezar olan bu dünyaya katlanacaksın? Senin de sonun böyle olacak ya, vay buna gönül verene!”
Bu perdenin ardında kimse yoktur ki onun can çekişerek ölmüş bir sevdiği bulunmasın. Önünde yel olan birisi, kandilini korkusuz, pervasız götürebilir mi hiç? Perde ardında birisiyle arkadaşlık edeceksen, bari ölüsü bulunmayan birisiyle arkadaşlık et. Ama sen bir kara sevdaya tutulmuşsun. Kasırgaya kapıldığın halde bize kandil getirmeye savaşıyorsun.
Kandilinin söneceğinden korkmuyor musun? İstediğin kadar sıkı tut, dikkat et, faydası yok, çabucak söner. Sonra ansızın yolda kalır, bir kuyuya düşüverirsin. Sönmüş kandilin için ağlasan, başını vurup dövünsen de fayda etmez, kimse sana kandilinden haber veremez. Kandilin mekansızlık alemine ulaşmıştır, oraya döndüğüne görünmez olur.
Senin de canın bu alemden çıktığı zaman, bu alem sana o alem oluverir. Gören kişi için oraya giden yol pek uzun değildir; arasında duvar olan bir solukluk bir yoldur. O soluğu verip de öldün mü, seni baş aşağı toprağa atıverirler.
Ölüm ne ahmağı unutur, ne akıllıyı; ne iyi bir adam ondan kurtulur, ne de kötüsü. Hangi kavimden olursan ol, sen ölecek, onlar gibi sen de çekip gideceksin.
Kim ölür de toprağın altına girerse, herkes ona der ki; kurtuldu, rahata erdi. Çünkü dünya dağdağalarla doludur, onun ilk istirahat konağı ölümdür. Madem ölüm sana galip gelecek, ne yapacaksan yap ondan kurtulmaya çare yok; kalk da göklere bir adım atalım. Bu kanla dolu çömleğin üzerini örtelim.
Bu dünyaya geldiğime pişman, sel gibi gözyaşları dökerek gidiyorum. Ah bu gelmeye, vah bu gitmeye!
sayfa: 124